Türkiye'nin en sağlıklı sitesi Tedavix'in Katkılarıyla

Psikoloji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Psikoloji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
25 Şubat 2010 Perşembe 0 yorum

Ağlayan çocuğunuzu susturmanın yolunu mu arıyorsunuz?

Çocuğunuzun ağlamasına neden olabilecek önemli ihtimalleri elemek ve onu susturmak için pratik ipuçları burada.


Bebekler, iletişim kurmak için öncelikle ağlarlar. Ağlamak, bazen herhangi bir huzursuzluğun ya da rahatsızlık belirtisinin göstergesi bile olmayabilir. Ama işimizi şansa bırakamayız.

Anne babaların bir çoğu, özellikle ilk çocuklarını büyütürken, bebeklerinin neden ağladığını anlamakta zorluk çekerler. Ağlamasının altında yatan nedeni sağlıklı ve çabuk bir biçimde tespit edebilmeniz için kontrol etmeniz gereken birkaç şey var;

Bebeğinizin altını kontrol edin.

Bakmanız gereken ilk yer, bebeğinizin altıdır. Bütün bebek bezi reklamlarında da gördüğünüz gibi, eğer altı kirli, nemli veya tamamen ıslanmışsa bebek rahatsız olacak ve ağlayacaktır. Bebeğinizin altını değiştirme vakti geldiyse, bunu sakın ertelemeyin. Çoğu durumda bu sorunu çözecektir.

Bazı bebeklerde ise bu durum tam tersine çalışır. Bebek bezinin sağladığı sıcaklığa ve sarmalanma hissine alışan bebek, altını değiştirmek istediğinizde rahatsızlanarak ağlamaya başlayabilir. Bu durumda yapmanız gereken şey, bebeğin stresini en aza indirecek şekilde, oldukça çabuk davranarak bebek bezini değiştirmektir. Hemen ardından bebeğinizin üzerini tekrar bir battaniye veya giysiyle örtün ki; kendini tekrar huzurlu hissedebilsin.

Bebeğinizin ateşini kontrol edin.

Bebeklerin ağlamasına neden olan ikinci yaygın sebep; sıcaklıktır. Türkiye’deki anna-babalarda yaygın olarak görülen bir yanlışı tekrarlayarak; bebeğinizi aşırı kalın ve kat kat giydirmiş olabilirsiniz. Bebeğinizi kontrol ederken, cildinin kızarıp kızarmadığına, terleyip terlemediğine ve göz bebeklerinin genişliğine bakın. Bu işaretlerden her biri bebeğinizin gereğinden fazla ısındığına işaret eder. Siz kaç kat giyiyorsanız bebeğinize bir kat fazlasını giydirmek, bebeğinizi giydirirken takip edebileceğiniz iyi bir yoldur.

Bebeğinizin beslenmesini kontrol edin.

Bebeğiniz acıkmış olabilir. Bebekler, ebeveynlerinin uygun gördüğü saatlerde veya onlara mantıklı gelen aralıklarla acıkmayabilir. Henüz beslediğiniz bebeğiniz, aradan yarım saat geçmeden tekrar ağlamaya başlayabilir. Örneğin bebeğinizi emzirirken geçen süre her zamankinden uzun olsa bile, bebeğiniz normalden daha az süt emmiş olabilir. Bu nedenle, bebeğinizin açlığını kontrol etmek için emzirmeyi veya biberon vermeyi deneyin. Aç olmasa bile, yalnızca emme refleksi dahi bebeğinizi sakinleştirebilir.

Bebeğinizin gazını kontrol edin.

Beslenmeden sonra bebeklerde gaz oluşabilir. Bebeğin sindirim sistemi yeni gelişmektedir ve beslenmek, böyle narin bir bünye için başlı başına bir iştir. Bazen bebeğinizin ağlaması; bebeğin sindirim sisteminde oluşan bir gaz kütlesi olduğunu ve bebeğinizin gaz çıkarmaya ihtiyaç duyduğunu gösterebilir. Omzunuza bir örtü koyun ve bebeğin karnı omzunuzun ön tarafına gelecek şekilde, bebeğinizi yerleştirin. Kafasının dik durduğundan emin olun ve gerekirse kafasını elinizle destekleyin. Sırtını daireler oluşturarak ovun. Sadece bebeğinizi omzunuza dayayıp gezmeniz bile ona yardımcı olabilir. Anne karnından alışkın oldukları için, bebekler hareketi severler.

Bebeğinizin çevresini kontrol edin.

Kundak süresi gereğinden fazla uzatılan bebekler, kundak / battaniye dışındayken alışkın olmadığı ve özgürce yapabildiği ani hareketler yüzünden korkup, huzursuzlanabilir. Bu nedenle bebeğiniz küçük bir battaniye veya kundak içerisine sarılmış halde kendini daha huzurlu hissetmeye eğilimlidir. Kolları vücuduna bitişik bir şekilde, durduğu zaman kendisini ana karnındaymış gibi hisseder. Sağlık danışmanınız size bebeğinizin sağlıklı biçimde nasıl kundaklanacağı gösterecektir. Bebeğinizi kundaklarken, fazla sıkmamalısınız.

Son Tur

Yukarıda anlatılan herşeyi kontrol ettiniz; bebeğinizin ihtiyaçlarını giderdiniz fakat bebeğiniz hâlâ ağlamaya devam ediyor. Bebeğinizin kulağına doğru eğilerek hafifçe “Şıhhhhhh” diye seslenin. (Midye kabuğu veya istiridyeyi kulağınıza dayadığınızda çıkan sesi hatırlayın.) Bu; bebeğin anne karnında duyduğu seslere yakın bir sestir ve bebek üzerinde yatıştırıcı bir etkisi vardır.

Zaman ilerledikçe, bebeğinizin ağlamaları arasındaki farkı algılayabileceksiniz ve her seferinde bütün ihtiyaçlarını gözden geçirmek zorunda kalmayacaksınız. Fakat bütün bunların haricinde bebeğinizin hasta olduğunu düşünüyorsanız ve bütün ihtiyaçlarını giderdikten sonra ağlamaya devam ediyorsa, siz en iyisi, her şeyin yolunda gidip gitmediğinden emin olmak için bir uzmana başvurun.

Peki çocuğunuz 3-6 yaş arasındayken ne yapacaksınız?

Çok basit. Çocuğunuzun kafasını karıştırın.

Çocuğunuz koşarken düştü ya da istediği bir şeyi yapmadığınız için ağlıyor. Koşarken düşen ve ağlamaya başlayan çocuğa “Tuzu niye döktün? Çabuk yere dökülen tuzları topla!” diyerek düştüğü yeri işaret edin.

Çocuk yerde olmayan tuzu arayacak ve siz tuzu toplamasını ısrar ettikçe o ağlamayı kesecektir. Çünkü yerde olmayan tuzu aradıkça dikkati dağılacak ve ağlamasına neden olan dürtüyü unutacaktır.
Bu yaşlardaki çocuklar henüz somut ve soyut kavramların ayrımını yapamadıkları için; kendi istekleri sebebiyle ağlamayı bırakıp, hayalgücünü besleyen ve gerçeklik algısına meydan okuyan “olmayan tuza” odaklanırlar.

Bu noktada önemli olan, sizin de orada gerçekten tuz varmış gibi davranıp, ısrarcı olmanızdır. Eğer, çocuk ilgi göstermediğinde hemen pes ederseniz, çocuğunuzu uzun bir süre daha susturamayabilirsiniz.
19 Şubat 2010 Cuma 0 yorum

Aile fertlerinin müdahalesi ömrü kısaltırken, dostluklar ömrü uzatıyor.

Aile bağları insanların daha uzun yaşamasını sağlar mı?” 

Herkesin merak ettiği bir soru var; “Aile bağları insanların daha uzun yaşamasını sağlar mı?”


Hergün gazetelerde, dergilerde veya internet sitelerindeki “Bunları biliyor muydunuz?” başlıklı haber köşelerinde okuyoruz; “Aile bağları kuvvetli olanlar daha uzun yaşıyor.” Peki bu gerçek mi?

Evli insanların; ömrünü bekâr hayatı sürdürerek geçiren insanlardan daha uzun yaşadığına inanıyoruz. Ya da geniş aile mensuplarının, yalnız yaşayanlara göre yaşam beklentilerinin daha olumlu olduğuna yönelik önyargılarımız var. Bu önyargıları besleyen bilgiler hemen her gün karşımıza çıkıyor; Araştırmalar, istatistiki veriler, uzman görüşleri ve haberler...

Aslında bütün bu araştırmaların vermek istediği mesaj şudur; “İyi aile ilişkileri, düzenli bir sosyal yaşam genç kalmamızı sağlar. Ajandamızda büyük bir yer kaplayan aile ilişkileri -kimi zaman bu başarıyı iş hayatı ile birlikte sürdürmek gerçekten zahmet verici olsa da- sağlığımızı olumlu yönde etkiler.”

Bunun dışında toplumda genel kabûl görmüş bir yargı daha var; “Yalnız yaşayanlar, bekarlar ya da aile birliğinden yoksun kişiler daha kötü beslenir, daha az uyur, daha fazla stres yaşar ve daha erken ölürler.” Yalnızca Türk toplumunda değil, Dünyanın hemen her köşesinde geçerli olan bir düşünce bu; hayat boyu varlığını devam ettiren aile bağlarının yaşam kalitesini arttırdığı ve yaşam beklentisini uzattığı... Yalnız burada bir ayrıntıyı atlamamakta yarar var;

Aile derken; yalnızca insanın doğup büyüdüğü ve ergenlik yıllarının sonuna kadar gelişimini içinde tamamladığı topluluktan bahsetmiyoruz. 'Ergenlikten sonra evlenen, eşi ve çocuklarıyla beraber yaşayan aile üyeleri kavramı' da bu yazının odak noktasını oluşturuyor...

Bu yargılarımızın doğru olup olmadığını anlamak için Avustralya’da 70 yaş üzeri 1500 kişinin incelendiği bir araştırma yapıldı. Amaç yaşam boyu süren aile bağlarının insanın yaşam kalitesi ve beklentisi üzerindeki etkisini ölçmekti. Bu kişilerin sosyal davranış biçimleri, sağlık gelişimleri ve rahatsızlık süreçleri düzenli olarak takip edilerek kaydedildi. Avustralya’da ortaya çıkan sonuç şuydu:

Sıkı dostlara sahip olmak; sıkı aile bağlarına sahip olmaktan daha fazla işe yarıyor.

Peki bu sonuç neyi gösteriyor? Uzun yaşamak için ailemizle olan bağlarımızı zayıflatmamız mı gerekir?

Tabii ki hayır. Sadece ilişkilerimizi dengede tutmamız gerekiyor.

Türk aile yapısı, bir çocuğun tüm  yaşamı boyunca devam eden koruma ve desteği beklentisiz olarak sağlarken, aynı zamanda ailelerin kişilerin yaşamına uzun yıllar boyunca müdahale edebilmesine olanak sağlıyor. Bu durumun bazı önleyici ve olumlu etkileri olsa da, müdahalelerin sıklığı; çeşitli kişilik bozuklukları, güvensizlikler, bunalımlar ve çatışmalara da neden olabiliyor. Ailelerin ergenlik ve yetişkinlik aşamalarında bile çocuklarına “çocuk” gibi davranmaya devam etmesi, kontrol bağlarını sıkılaştırdığı kadar aile bağlarını zayıflatıyor. Sağlıklı ve mutlu bir hayat için aile ilişkilerinin sınırlarına kesinlikle dikkat etmemiz gerekir.

Bu sınırları nasıl belirleyebiliriz?

1992 yılında Adelaide’de başlayan ve 10 yılı aşkın bir süre boyunca devam ettirilen araştırma, yaşam beklentisi üzerinde etkili olan olumlu / olumsuz birçok faktörü belirlemek üzere tasarlanmıştı. Bildiğiniz üzere yaşam kalitesi ve süresi yalnızca beslenme şekli, fiziksel aktiviteler ve genetik yapınızdan değil; en az bunlar kadar yaşam koşulları, ekonomik / sosyal statü ve günlük alışkanlıklardan da etkileniyor. Bu düşünce önceleri yalnızca “sosyal bir teori” olarak görülse de, yapılan araştırmaların sonucu bu durumu istatistiki olarak ölçülebilir bir veri haline getirdi. Uzmanlar sosyal ve iletişimsel davranışların insan ömrünü uzatabildiği (ya da kısaltabildiğini) saptamış oldular.

Araştırmada, araştırmaya konu olan kişilerin ne sıklıkta ve uzunlukta eşleri, çocukları, arkadaşları, dostları ve akrabalarıyla görüştükleri, bu görüşmelerin tipi (yüzyüze, telefonda, yazışarak vs) hakkında her yıl detaylı olarak bilgi alındı. Sonuçlara göre en uzun yaşayanlar, arkadaşlarına ve dostlarına en fazla vakit ayıranlardı. (Aynı zamanda bu kişilerin akraba sayısının da çok olduğu gözlemlendi.) Sabit bir arkadaş çevresi olamayan kişiler en kısa ömürlülerdi. İnanması güç olsa da kişilerin kendi çocuklarıyla ya da akrabalarıyla yakın bağları olup olmaması, yaşam beklentilerini neredeyse hiç etkilemiyordu. Özellikle kaybedilen eşler / arkadaşlar karşılaştırıldığında insanların her ikisine de eşit derecede tepki verdiği görüldü.

Bu araştırmanın sonuçlarını yayınlayan uzmanlar kişinin yaşam kalitesi, hayat tarzı ve beklentilerini öncelikle arkadaşların ve dostların belirlediğine inanıyor. Aile fertleri, önemli bir etkide bulunmuyor.

Ayrıca bu araştırmanın sonuçlarına dayanarak yapılan bir gözlemde, yaşlı insanların sigarayı bırakmak, alkol tüketimini kesmek ya da doktora görünmek gibi konularda öncelikle eşlerini ya da çocuklarını değil, arkadaşlarını ve dostlarını dinledikleri ortaya çıktı. Uzmanlar ayrıca, arkadaşlarla kurulan samimiyetin ruh hali ve özgüveni, aile fertlerinden çok daha fazla etkilediğini ortaya koydu. Zor durumlarla baş etme stratejilerinde ailesi tarafından desteklenen ve tam bireysellik kazanamamış bireylerin bile aileden değil, arkadaşlardan yardım istemeye eğillimli olduğu görüldü.

Aile bireylerimizin mutluluğu ve yaşam beklentilerinin yükselmesi için onların özel hayatı ve kararlarına saygı duymamız gerekiyor. Bu sınırı belirlemek için uygulamamız gereken üç temel adım var:

Fikir sunmak ile dikte etmek arasındaki farka dikkat edelim.

Bize doğru gelen birşey, çocuğumuzun, annemizin ya da kardeşimizin hayatı, kurduğu sosyal dengeler ve işi açısından yanlış olabilir.Sabit fikirli olmak yerine konuşarak orta yolu bulmaya çalışmak en iyisidir.

Doğru ve yanlışı tanıması için aile bireylerimize özgürlük sağlayalım.

Bazı insanlar yaşamadan öğrenemez. Bu demek değil ki çocuğumuz, kardeşimiz vs. yanlışa doğru sürüklenirken hiçbirşey yapmadan oturacak ve herşeyi kendi haline bırakacağız... Yapacağımız uyarılar hayati önem taşıyabilir. Fakat tüm uyarılarımıza rağmen hayatını olumsuz yönde etkileyecek kararlar alan aile fertlerimizi, bu kararın sorumluluğu ile yüzleşmek konusunda özgür bırakmalıyız. Eğer onların tüm hatalarını biz telafi edersek, hatalarından ders almazlar.

Kendi kendimize aşamayacağımız problemler olabilir. Böyle durumlarda uzman desteği almaktan çekinmeyin.

Bazı sorunları komşularınızla dertleşerek, sert kurallar koyarak ya da radikal yasaklar getirerek aşamazsınız. Böyle açmazlarda en doğru olan; problem çözülemez hale gelmeden önce bir uzmana danışmak ve psikolojik destek / danışmanlık hizmeti almaktır. “Etraf ne der?” ya da “İşe yaramaz ki...” gibi geçersiz düşüncelerin peşine takılarak zaman kaybetmeyin.

Son olarak bir açıklama; “Yetişkinler neden çoğunlukla aile fertleri yerine dostlarını tercih ediyorlar?”

Canberra Üniversitesi’nden Anthnoy Jorm’a göre yetişkin insanların çoğu ailenin varlığını doğal ve olması gereken bir faktör olarak algılarken, arkadaşlıkların korunması ve sürdürülmesi için çaba gösterilmesi ve fedakarlık yapılması gerektiğine inanıyor. İşte bu nedenle, olumlu yöndeki ilgi ve çabanın sonucunda dostlarımızın yaşam kalitemizi arttırdığını ve yaşam beklentimizi yükselttiğini düşünüyoruz.